Gerekçe


SÜREKLİ MESLEKİ GELİŞİM MERKEZİ YÖNETMELİĞİ

GEREKÇE

Dünyamız ve Türkiye’miz son 15 yıldır önceki dönemlere göre sarsıcı ve sürekli bir değişim eylemi ve süreci içindedir.  Bir yanda bilim ve teknolojideki olağanüstü gelişmeler, üretim ve tüketim ilişkilerini ve alışkanlıklarını dönüştürürken; Sovyetler Birliği’nin içten çözülmesi, yarım yüzyıldır devam eden nükleer dengeye dayalı ekonomik, politik, askeri, sosyal, kültürel ve ideolojik dengelerin altüst olmasına neden olmuştur.

“Küreselleşme”, “yeni dünya düzeni” olarak da isimlendirilen uluslararası ve ulusal değişimlerin, ekonomik, sosyal ve kültürel krizlerin iç içe geçtiği bu karmaşık süreçler toplamında ve ortamında kişilerin, sosyal grupların, toplumsal ve siyasal kategorilerin değer yargıları ve değerlendirme ölçütleri sarsılmakta; olumlu ve olumsuz yönleriyle bu değişim süreci yaşamın bütün alanlarında etkisini göstermektedir. Bu koşullarda konjonktürel, toplu durumla ilgili olgular ve gelişmeler karşısında doğru bir değerlendirme ve davranış, tutum belirleme de zorlaşmaktadır.

Yöntemsel olarak iki uç yanlış değerlendirmeden bahsedilebilir.

Birincisi; değişim sürecinin bir gerçeklik olan olumsuz yönlerini esas alıp, geleceğin daha olumsuz, varolan, süre giden durumu korumanın daha olumlu olacağını varsayarak, değerlendirme ve davranış ölçütlerini aynen sürdürmek.

İkincisi; değişim sürecinin özellikle bilimsel, teknolojik ve ekonomik gelişmelerin hangi güçler tarafından nasıl kullanıldığını göz ardı ederek, insanlığın durumunu ve geleceğini kendiliğinden olumlu yönde etkileyeceğini varsayarak, bu süreci kayıtsız, şartsız kabullenmek. Dünyaya bakış ve tavır alış da, tarihsel, bilimsel ve yöntemsel değil de, yalnızca konjonktürle ilgili olarak değişmez doğrulara, alışkanlık haline gelmiş düşünme şemalarına bağlı olanlar, sarsıcı gelişmeler karşısında ya bağnaz ve saplantılı bir biçimde doğru olduğuna inandıkları süregelen, varolan değerlendirme ve tutumlarını sürdürerek marjinalleşmekte ya da gelişmelerin rüzgârına kapılıp, savrulup gitmektedirler.

Türkiye’mizde bu süreç, nükleer denge, soğuk savaş dönemi koşullarının da ürünü olan 12 Eylül rejiminin baskı ve depolitizasyon politikalarıyla çakışarak, toplumsal kasırgaya dönüşmüş; sosyal sınıfların, kategorilerin siyasal, kültürel tercihlerinde bir uçtan, diğer uca savrulmalar yaşanagelmiştir ve yaşanmaktadır.

Herhangi bir temel sorunla ilgili politika geliştirmede, o sorunla ilgili sosyal, sınıfsal, toplumsal gerçekler ve çıkarlar, tarihsel temeller esas alınmamaktadır. AB’ye giriş, YÖK ve yerel yönetim reformu tartışmaları, bu minval üzre bu davranış tarzıyla yapılagelmiştir. Susurluk yırtılmasından bu yana siyasi rant alanlarıyla, bürokratik rant alanlarının çatışması, sürece ve yönelişlere damgasını vurmaktadır.

Kendine özgü bir tarihi, demokratik tartışma geleneği ve emekten yana, bedensel ve düşünsel emekten yana tavrıyla Mimarlar Odası’nın toplumsal bir hizmet ve kamusal bir sorumluluk alanı olan mimarlıkla ilgili doğru ve tutarlı politikalar geliştirebilmesi, yalnızca mimarlarla ilgili değil, aynı zamanda tüm toplum kesimleriyle ilgili olarak önem taşımaktadır.

Yazılı tarihle de beş bin yılı aşkın bir süreden beri uzmanlaşmış ve kurumlaşmış olan mimarlık eylemi, Batı uygarlığının bir aşaması, ürünü olan endüstri devrimine kadar lonca örgütlenmeleri çerçevesinde süregelmiştir. Lonca örgütlenmeleri hem temel mesleki eğitimin, hem sürekli eğitimin sürdürüldüğü, hem kullanıcı haklarının, hem de kapalı lonca sisteminde mesleki hakların korunduğu örgütlenmeler olarak yüzyıllar boyu varlıklarını ve önemlerini korumuşlardır. Loncalardaki yapı kültürü, toplumsal kültürün ve ihtiyaçların uyumlu bir parçası olagelmiştir. Hizmetle kullanıcı arasında aracı yoktur.

Endüstri devrimi loncaları dağıtırken, tüm eğitim sistemini, burjuva devriminin çıkarları ve dünya görüşünün doğrultusunda bir bütün olarak sistemleştirmiş ve toplumsallaştırmıştır. Endüstriyel üretimin rasyonelliği ve çıkarları gereği, aynı zamanda giderek kullanıcı, tüketici haklarını da korumaya temel olacak şekilde normlar, standartlar geliştirmiş ve yasallaştırmıştır.

Eğitim ve mesleki eğitim sürecinin ayrı, rasyonel, endüstriyel üretim sürecinin ayrı olarak sistemleştirilmesi sürecinde, sürekli mesleki gelişim, bir sorun, bir süreç ve disiplin alanı olarak görülmemiş ve sistemleştirilmemiştir. Daha doğrusu endüstri devrimi ve burjuva sınıfı, loncaları kapatırken, meslek mensuplarının mesleki haklarını, rantlarını koruyan örgütlenmelere yasal zemin hazırlayarak, meslek mensuplarını kendi ittifak alanına çekmiştir. Loncalarda çıraklık, kalfalık, ustalık aşamalarıyla sistemleştirilmiş olan sürekli mesleki gelişim, yalnızca mesleki hakların, rantların korunmasıyla sınırlı olarak ortaya çıkan yeni mesleki örgütlenmelerde söz konusu olmamıştır. Üretim sürecine ve üretim kârlarına egemen olan burjuva sınıfı, atılım ve öncülük döneminde sürekli bilimsel ve teknolojik gelişmelerin de sahibi olarak, hem eğitim sistemini, hem de üretim ve mesleki uygulamaların gelişmelerini birbirinden koparmış, güdümleyebilmiştir.

19. ve 20. yüzyıl boyunca her alandaki uzmanlaşma, mimarlık alanında tasarım, üretim ve kullanım süreçlerinin giderek birbirinden kopmasına, ayrıca üretim sürecinin de kendi içinde giderek ayrışmasına neden olmuştur. “Beyaz Kitap” bu ayrışmanın, yapı üretiminde uzmanlaşmanın sakıncalarını ifade etmektedir. Ancak “Beyaz Kitap” kurumlaşmış yükseköğrenim sistemi içinde yer alan mimarlık eğitiminin giderek toplumsal gerçeklikten kopuşunu ve bunun mimarlık sürecindeki yansımalarını dikkate alamamıştır. “Beyaz Kitap” aynı şekilde, bütünsel bir süreç olan mimarlığın tasarım, üretim, kullanım süreçlerinin parçalanmış olmasının, tasarım sürecine sıkıştırılmış, bu süreç içerisinde idealize edilmiş mimarlık eyleminin, doğrudan finans sistemine mahkûm olarak toplumsal gerçeklikten ve ihtiyaçlardan koptuğunu görememekte, görmemektedir.

Bugün mimarlığın içinde olduğu kriz, konjonktürel veya ekonomik bir krizin çok ötesinde, Batı uygarlığının içinde olduğu yapısal kültürel krizin bir parçasıdır. Pragmatik bir yaklaşımla, mimarlığın içinde olduğu krize çözüm olarak, yeni iş alanları arayışı, yeni ihtiyaç tanımlamaları ve meslekiçi eğitim, sürekli mesleki gelişim programları ile bu ihtiyaçlara cevap verme çabaları yeterli olmayacaktır.

ABD’de giderek zorunlu hale getirilen sürekli mesleki gelişim programları ve mimarlık hizmet alanlarının alabildiğine çeşitlendirilmeye çalışılması, Avrupa’ya göre daha ileride görülmektedir. Ancak bu ilerdelik pragmatik bir ilerdeliktir. Temel sorun, tasarım, üretim, kullanım süreçleri bütünleştirilmiş mimarlık eyleminin ve formasyonunun hem mimarlık eğitim süreçleriyle, hem de kullanıcılar ve toplumsal ihtiyaçlarla yoğun bir etkileşim içine girebilmesidir. Sürekli mesleki gelişim bu bütünsellik ve etkileşimin mümkün ve gerekli olduğuna işaret etmektedir. Bu bütünsellik ve etkileşim çerçevesinde yapıların yeniden kullanımı, kentsel yeniden kullanım, kentsel fiziki yapıyla birlikte sosyal ve kültürel yapının da iyileştirilmesi, mimarlık için 21. yüzyıl vizyonu ve stratejisi olabilir.

Bu doğrultuda sürekli mesleki gelişim, meslek örgütünün çalışma alanlarından yalnızca biri değil, temel bir dönüşüm alanı olarak tasarımlanabilir ve örgütlenebilir. Konjonktürel koşullar da buna uygun görülmektedir. Bir yandan yükseköğrenim kurumları, diğer yandan yapı sektörü ve toplumsal kategoriler, Mimarlar Odası’nın ve ilgili meslek örgütlerinin birleştirici, değiştirici önerilerine, içinde olduğumuz kriz koşullarında açık durumdadırlar. Mimarlık, yapı üretimi, kentleşme süreçlerinde, birbiriyle bağlantılı toplumsal süreçler ve kurumlaşmalar geliştirilebilir. Sürekli mesleki gelişim bu sürecin başarılı olabilecek belirleyici alanıdır.

1. Tanım:

Dünyamızın ve Türkiyemizin sürekli değişim koşullarında sürekli mesleki gelişim, mimarın mesleki varoluşunu sürdürebilmesinin temel ilkelerinden biri olup, meslek örgütünün de başat sorumluluk alanlarından biridir.

2. Mimar ve sürekli mesleki gelişim:

Toplumsal bir varlık ve mimarlık eyleminin odağında olan bir kişi olarak mimarın, sürekli mesleki gelişimi öncelikle kişisel sorumluluğundadır.

Mimar, bu sorumluluğunu, dünyayı, bilimsel ve teknolojik gelişmeleri, toplumun gelişen ve değişen gereksinmelerini, özellikle hizmet ettiği kullanıcıların sorun ve gereksinmelerini yakından takip ederek ve onlarla etkileşerek yerine getirmeye çalışır.

Mimar, bilgisini toplumla paylaşmalı, bu paylaşımı kendi gelişiminin de bir öğesi haline getirebilmelidir.

Mimar, yapı sektörü içindeki ortakları ile de bilgisini paylaşmalı, sınamalı ve karşılıklı etkileşim içinde kendini geliştirmelidir.

Mimar, serbest büro sahibi olarak kamu kesiminde ve özel kesimde yönetici olarak birlikte çalıştığı meslektaşlarıyla bilgi ve deneyimini paylaşmalı, sürekli mesleki gelişmelerine katkı koymalıdır. Sürekli mesleki gelişim mimarın öncelikle kişisel, ama aynı zamanda toplumsal bir sorumluluk alanıdır.

3. Meslek örgütü ve sürekli mesleki gelişim:

Binlerce yıllık mimarlık birikiminin ve kültürünün taşıyıcısı ve ileriye götürücüsü bir meslek örgütü olarak Mimarlar Odası, mimarlığı yüceltmenin ve mimarlık hizmetinin sürekli gelişiminin kurumsal sorumlusudur.

Mimarlık eğitiminin toplumsal - kamusal hizmete dönüşmesinde, toplumun çıkarları ve kullanıcı hakları doğrultusunda bu hizmetin kalitesinin ve gelişen ihtiyaçlara göre sürekli gelişim ortamının koşullarının ve hukukunun oluşturulması ve kurumlaştırılması meslek örgütünün sorumluluğundadır. Bu kurumun adı Sürekli Mesleki Gelişim Merkezi olabilir.

4. Sürekli Mesleki Gelişim Merkezi ve etkileşim alanları:

Mimarlıkta ve mimarlığı etkileyen bilimsel ve teknolojik alanda dünya ve ülke çapında gelişme ve değişme eğilimleriyle dinamik etkileşim içinde olmalıdır.

Ülkedeki mimari, kentsel çevreyle ilgili toplumsal ihtiyaçların gelişme ve değişme eğilimleriyle etkileşme içinde olmalıdır.

Dünyadaki ve Türkiye’deki yapı teknolojisindeki gelişmelerle doğrudan bilgilenme içinde olmalıdır.

Yapı sektörüyle ve yapı sektöründeki üretici güçlerle karşılıklı bilgilenme, etkileşme ve gerektiğinde ortaklık ilişkileri içinde olmalıdır.

Yükseköğretim ve mimarlık eğitim kurumlarıyla ve mimarlık eğitimiyle ilgili olarak doğrudan ve ortaklık ilişkisi içinde olmalıdır.

Yapı sektöründe, kamu sektöründe ve özel sektörde görev yapan uzman mimar üyelerle bilgi paylaşımı ve dayanışma içinde olmalıdır.

Sürekli mesleki gelişim alanı mimarların mesleki bilgi ve deneyimlerini paylaştıkları en yüksek düzeyde dayanışma alanıdır. Bu dayanışma alanına uluslararası bir boyut kazandırılmalı, mimarların uluslararası dayanışması ve mimarlığın dünya çapında yüceltilmesi vizyonu geliştirilmelidir.

5. Sürekli Mesleki Gelişim Merkezi (SMG Merkezi):

Mimarlık hizmetlerinin çeşitlendirilmesi ve etkinleştirilmesi açısından, toplumsal gereksinmelerin gelişim ve yöneliş alanlarını belirleyecek, henüz tanımlanmamış gereksinme alanlarını inceleyen sürekli mesleki gelişim kurumu, programlarını yönlendiren merkezi bir bilim ve değerlendirme platformu oluşturmalıdır.

Sürekli mesleki gelişim kurumu, mimarlıkla ve mimarların kişisel gelişimiyle ilgili mesleki hizmetin ve mimarlık formasyonunun tüm alanlarında eğitim programları ve yöntemleri geliştirir; mimarların meslek örgütü ve birimlerinin inisiyatifine, tercihlerine ve kullanımına sunar.

Sürekli mesleki gelişim kurumu, mimarların sürekli mesleki gelişimi doğrultusunda katıldıkları programları puanlandıracak ve sertifikalandıracak kuralları geliştirir ve Merkez Yönetim Kurulu’na sunar.

Sürekli mesleki gelişim mimarın mesleki referansı ve sicili olacak şekilde disipline edilmeli, giderek zorunluluk haline getirilmelidir.

Bu alanda, Mimarlar Odası’nın belli birimlerinde, İzmir, İstanbul, Ankara şubelerinde yıllardan beri devam eden meslek içi eğitim programları çerçevesinde ve depremden sonra çıkan kararname gereği, geliştirilen bir yönerge var. Bu çerçevede Mimarlar Odası’nın önemli bir birikimi var.

Ayrıca 2005 çerçevesinde 14-15-16 Haziran’da İstanbul’da toplanan UIA Konseyi toplantısı değerlendirilerek, Mimarlık ve Eğitim Kurultayı Danışma Kurulu’nun önerisi ve onayı ile bir uluslararası yuvarlak masa toplantısı yapıldı. Bu toplantı UIA nezdinde yapıldı. Toplantıya İngiltere’den, Avrupa’nın bölgelerinden uzmanlar, ACE Başkanı, ama özellikle Amerika'dan iki uzman geldiler. Amerikalı uzmanlar büyük bir heyecanla kendi ülkelerindeki sürekli mesleki gelişimi anlattılar. Eyaletlerin çoğunda giderek zorunluluk haline getirilmiş, ama 7-8 eyalette zorunluluk getirilmemiş durumda. Orada farklı bir dünya var. Amerikalılar çok pragmatik, yani daha çok dünya piyasalarına ve kendi iç piyasalarına yeni iş alanları yaratma doğrultusunda yoğun ve karmaşık, ama kendi içinde ilkeleri olan bir program yapıyorlar. Bundan ders alınabilir.

İngiltere’den farklı bir tavır koyuldu; “Biz elektronik ortamda bütün programları yaptık, isteyen herkes ulaşabilir” denildi. Türkiye’deki birikim farklı ve dünya çapında orijinalitesi olan bir birikim. Tartışmalarda da yaşıyoruz. Biz acaba hep Batı’yı mı takip edeceğiz? Batı uygarlığını da kritik ediyoruz, Batı uygarlığı mutlu bir dünya kurmuyor. Ama ona olan kritiğimiz, ona karşıt olmak adına onun gerisinde kalmayı gerektirmez. Dolayısıyla, herhangi bir kritik, herhangi bir eleştiri esas olarak onu aşmayı hedefler, yani eğer biz bir kritik yapacaksak Batı uygarlığına, ki yapmamız gerekir; bu kritiğin temeli ve esas amacı, ondan daha iyisini yapmak iddiasını taşımaktır.

Mimarlar Odası bir anayasal kurum olarak sürekli mesleki gelişim kurumlaşmasını bir mafsal gibi örgütlemelidir. Bu mafsal, bir birleşme noktasıdır. Bir tarafına Oda bir kurum olarak, diğer bir tarafına da üniversite eklemlenmelidir. Üniversiteyle sürekli mesleki gelişim arasında çok ciddi bir alışveriş kurulmasına koşullar elvermektedir. Bu mafsalın bir tarafında yapı sektörü yer almalıdır. Onların da sorunları var, yani aktarılan her teknoloji birtakım etik ve gerçekten sağlık problemi de yaratmaktadır. Bazı malzemeler, teknolojiler gelmektedir ve bu malzemeleri, teknolojileri kritik edecek bir kurumlaşma yoktur. Zararlı teknolojiler de gelmektedir. Örneğin PVC konusunda Türkiye’de kurumsal bir tavır alınmamıştır. Dolayısıyla, yapı sektörüyle mafsal ilişkisi olmalıdır, ama temelde de toplumla öncelikle kendi mimarlık tabanıyla, yani mimar üyeleriyle bir mafsal noktası olmalıdır. Piyasanın ve sektörün ve kamunun değişik yerlerinde olan, üniversitenin dışındaki alanlarda çalışan uzman arkadaşlarımızla ve onların ilişki alanlarıyla, etkileşim içinde olmalıyız. Bunların en yetkinlerini, en yeteneklilerini, bilgililerini ve uzmanlarını bu mafsal alanı içine almalıyız. Böyle bir ilişkiler alanını, mafsal ilişkisi şeklinde kurumlaştırabiliriz. Böyle bir kurumlaşmada, tarihî referanslar çok önemlidir. Biz hem yatay planda, yani mekânsal planda dünyanın bütün örneklerini kritik edeceğiz, ama tarihsel bir sürece de oturtacağız. O tarihsel süreç çok önemlidir. Anadolu’da ciddi bir yapı kültürü birikimi var. Mimari açıdan onun nasıl bir kurumsal ortamda geliştiğini incelediğimiz zaman görüyoruz ki, bütünsellik var; yani loncalarda hem meslek eğitimi var, hem sürekli meslek eğitimi var, hem tüketici haklarının korunması var, hem meslek haklarının korunması var. Bu bütünselliği ilkesel olarak yeniden elde etmeye çalışmalıyız.

Bu bilgiler taklit etmek için değildir. İlkesel olarak mesleki eğitim, sürekli mesleki eğitim ve toplumsal ihtiyaçların bütünlüğü, tasarım ve uygulamanın bütünlüğü bizim için bir uygarlık birikimidir. Batı uygarlığı bu bütünlüğü parçaladığı için bir kriz içindedir. Dolayısıyla, bu krizi böyle algıladığınız zaman, bu kriz kültürel bir krizdir, konjonktürel bir kriz değildir, ekonomik bir kriz değildir. Ama böyle yansımaktadır, ekonomik kriz olarak yansımaktadır. Bir konjonktürel kriz gibi görülmektedir ve Batı uygarlığı bu krizi, insanlığın aleyhine bir pazar alanı yaratmak üzere kullanmaktadır. Bağdat’ı yıkmaktadır, arkasından ihale sistemleri getirmektedir. Bağdat yıkılmıştır, ama Belgrat da yıkılmıştır. Dolayısıyla, pazar mücadele alanları, bu parçalanmış sürecin bütün hastalıklarını dünyaya fatura etmektedir. Buna karşı bizim başarılı bir mücadele vermemiz için, onun esasına ilişkin bir kritiği yapabilmemiz gerekir. Bütün dünya mimarlarını bu kritik etrafında birleştirmeye çalışarak bu krize karşı mücadele verilebilir. Başarı sadece ulusal ölçekte bazı tedbirlerle ve zorlamalarla içe kapanarak mümkün değildir. Dolayısıyla, küreselleşme sürecinin doğru kavranması, onun gerçek zararlarına karşı küresel planda düşünceler üretmek, küresel planda mücadele yöntemleri üretmek ve bunu da paylaşmaktır. Paylaşım, dayanışma gerçekten 21. yüzyılda başarının temel ilkeleridir. Bunda bir sorunumuz var: Mühendislerin böyle bir örgütü yok, tıbbın da böyle bir örgütü yok; yani biz dünyanın yönetimi usulü içinde, sistemi içinde UNESCO düzeyinde bir örgütüz, uluslararası bir örgütüz ve tümünü temsil eden, bütün dünya mimarlarını temsil eden bir örgütlenme modeli var. Bu modelin de, Birleşmiş Milletler’in olduğu gibi, zaafları, eksikleri var. Demek ki, biz oraya da bir görüş, enerji taşıyabiliriz ve misyonumuzu onlarla paylaşarak güç alırız.